Sunday, August 15, 2010

Summer Memento III

Yesterday I did a little bit of looking around in my grandma's house, and found a box of mementoes and old photographs. I'm happy that I had a chance to linger and look at them, as my family is not the kind that talks comfortably about feelings. Especially of things past. I used to resent it a lot, but now I think I understand. The emotional distance is not because they're trying to hide things from me, but because they hold their memories very dear. My longing for an extraordinary family history is misguided, simply because everything is very ordinary. We don't live life as if in a grand narrative.

Grandma lives in the past and talks about it all the time, and I'm sure the things she talks of - the cooking, the old house and the lake, coffee on the stove, the harvests and the apples - are all very cherished memories for her. But to me, the stories she tells are more often than not very ordinary, and I can't get inside them. Only the sad memories are very extraordinary, and I don't have a place in them either.


How can I understand what we sociologists call the "close-knit" relationships in the village, that "organic solidarity"? How can I know what it's like to live torn between the rhythms of the earth and the constant lack of money, the inevitable call of the city? The wars? Or bearing witness as waters slowly recede and the vineyards are abandoned? How can I imagine my youngest sibling dying at the age of 35? Or burying my parents and relatives one by one and being the only one left at the age of 80, for that matter? How can I understand the feeling when I cannot make my children and grandchildren understand?


 A letter dated January 1994:

Birer birer buyuklerimiz gittiler... Oturup da mektup yazmaya calistim, muvaffak olamadim. Nedir bu benim halim? Hislerim mi dondu, ellerim mi kirildi bilmem. Mektup yazma degil, annemin yalniz oldugunu bile bile, telefonu oldugu halde... Her hafta soyle guzel sesini duymak istemem mi? Icimde bir kuvvet yok ki  telefon edeyim halbuki... Burada, ailemin hatiralari ve hayalleri ile yasiyorum. Pazartesi gunu, Sali gunu hep calkantilar icindeydim. Nihayet dayanamadim, Altan'a telefon... "Ulan nedir? Senden hic haber yok!" Sonra ailemizden aci haberler. Beni buz gibi dondurdu, hemen sizin yaninizda olmak istedim. Kabuslar icindeyim.
Aman kardeslerim. Amerika'ya gelmek baska bir maceraya atilmak, baska bir planet, baska bir dunya. Amerika ekranlarda, sinemalarda. Ama bambaska, hakikatte bambaska. June 4, 1958'de geldigimde Amerika'ya 30 yasindaydim. Hala su gun hatirlarim Haziran'da Nigde'den ayrildigim gunu, bir gun evvel Sadik agabeyle Toroslarda adini animsamadigim bir yere gittigimi. Ben otuz yasinda, mesleki ve sahsi umutlarini kaybetmis bir insan olarak, yeni hayaller istikballer umuduyla Amerika'ya uctum... Amerika 'strange' memleket. Amerika'da gencsen, sihhatliysen, caliskansan yerin var. Cocuksan, ihtiyarsan hic yerin yok. Istikbalin, hayalin, umudun yetisilmeyen bir amac, durmadan arkasindan kosacaksin fakat hicbir zaman yakalayamayacaksin... Burada pek hislere kiymet verilmiyor. Subjective degerlerin kiymeti az. Material degerler, para - hislerden daha onemli.... Amerika gencken size itaat ediyor. Biraz ihtiyarlayinca Godzilla oluyor, o canavara yem olup gidiyorsun.
Sadik agabey ailesine layik bir centilmendi. Bonkordu, yardimseverdi, gururluydu. Onu her zaman Monako prensine benzetirlerdi. Bana maddi manevi her yardimi esirgemedi, umut verdi. Istikbalime yol acti: Istanbul Tip Fakultesinde Muzhar Osman'in tekaut olma merasimine goturdu, ben tibbiyeye yeni kayit olmustum. Bana dedi ki: "Sen cok akillisin, calisirsan sen de Muzhar Osman olursun." Bu ogut beni goklere cikardi. Bana "istikbal psychiatry'dedir," dedi. "Biz akil hastaliklarini bilmedigimiz gibi anlayamiyoruz, tedavi edemiyoruz. Memleketin umudu sende, aman calis Avni."
Orhan... Golbasinda, dedeni ve babani hissetmek ve duymak istersen, ilkbaharda sumbulleri, zambaklari, nergisleri kokla, aya degen selvilerin sarkilarini dinle. Gun dogmadan safak melteminde, dedelerimizin, buyukannelerimizin, babalarimizin varligi... Onlar hic yok olur mu? 

A poem by Cahit Sitki Taranci:


Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.
Ve gönül Tanrısına der ki:
- Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!


Scenes from a summer past:



Scenes from an industrializing country, early 70's:



This photograph was the final blow:


There's nothing but the close gloomy mid-Anatolian sky and a bunch of poplar and cypress trees. But it's so sad.

I hope another poem by Taranci will help:

Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalb ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

1 comment:

  1. a hundred things have rushed to my mind of course. is this ethical, isn't this too private etc. no, the point is it just hurts.I felt like reading one of those good novels where the story begins in Anatolia and tells about a few generations of a family. It just hurt.

    I missed your grandma by the way, she was so sweet.

    ReplyDelete

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...